31 Mart 2020 tarihinde Ankara’daki evimden doğduğum şehir olan Turgutlu’ya dönüş yaptım. 3 gün sonra Covid-19 önlemleri kapsamında şehirler arası seyahat yasağının geldiğini hatırlıyorum. Bunu takip eden sokağa çıkma kısıtlamaları süresince zaman algımı da özgürlüğümün bir parçasıyla birlikte yitirmeye başladım. Odamdaki pencerenin, adeta dünyaya açılan bir kapı gibi, beni dışarıya bağlayan tek şey olduğunu fark etmem uzun sürmedi.

Pencereden baktığımda karşıma en çok benim gibi yalnız adamların çıktığını gördüm.

Gün geçtikçe sayıları artıyordu ancak yalnızlıklarının azaldığını sanmıyordum.

Bazıları arkadaş edinme konusunda bizden daha şanslıydı sanırım.

Ancak sonradan Ying ve Yang adını verdiğim bu eski dostların bile arasına “mesafeler” girdiğini görüyorum.

Bense yüzlerini unutmaya başladığım dostlarımdan uzakta kimse görmezse bir yüzü olmasının insan için ne faydası olduğunu sorguluyorum. Uzun süredir kimsenin yüzüne gerçekten bakmamış olmam, bundan sonra da insanların beni, benim onlara baktığım şekilde görüp görmeyeceğini düşündürtüyor. Gerçekle temsili arasındaki mesafe benim için hiç olmadığı kadar açılıyor.

Gördüğüm ve yaptığım şeylerin birbirlerini gitgide daha da andırması gece ve gündüz arasında yapılacak bir ayrımı da manasız kılıyordu.

Sokak lambalarının evin içine sızan ışığı da olmasa sadece rastgele parçalarını yakalayabildiğim zamana dair bütün algımı kaybedecektim belki de.

Bir umut, benim gibi evlerinde hapis olduğunu düşündüğüm diğerlerinin hayat belirtilerini arıyorum tek tük oda ışıklarında.

Doğup büyüdüğüm evi tarif ederken o zamanki tüm yakınlarımın aşina olacağı bir ifade kullanıyordum: Pazartesi Pazarı’nın yanı. Bugünlerde ise yine virüs tedbirleri kapsamında insan yoğunluğunu azaltmak amacıyla haftanın her günü açılmasına karar verilen, evimizin hemen arkasında bulunan bu halk pazarı, ilk gördüğümde beni dehşete düşüren bir hareketlilik getiriyordu sokağa.

Sokağa Çıkma Kısıtlaması ve Pazarın Kurulduğu Gün

Gördüğüm insan yığınları toplum sağlığına dair endişelerimle birlikte insanlarla aramdaki mesafeyi de arttırıyor. Yakın zamanda dışarı adım atma ihtimalimin de giderek azaldığını düşünmeye başlıyorum. 

Dış dünyayla aramdaki engelleri kabullenmek zorunda kalmadan önce geçmişte kendimi hep “mesafeli” bir insan olarak tanımladığımı hatırlıyor ve gülüyorum. Dışarı açılan bir kapının aydınlık tarafında mı karanlık tarafında mı durduğumu bilemeyecek kadar yitip gittiğimi hissediyorum yavaşça.

Kendim, küçük bir kız çocuğu ve çok uzun zaman önce kullanılmayı bırakmış bir fincan arasında daha önce ne gibi bir bağ kurabilirdim bilmiyorum.

Üçümüz de kafeslerimizden dışarı çıkamıyoruz.

Daha şanslılarımız bir iki saat için de olsa koşma özgürlüğüne kavuşuyorlar.

Bir de dışarıda mı içeride mi olduğunu anlayamadıklarım var. Her mahkûm gibi eldeki imkanlar dâhilinde kaçış ihtimalini düşünmekten alamıyoruz sanırım kendimizi.

Bu da “dışarıda sıkışıp kalan” bir mahkum. Ben yakalanırım korkusuyla dışarı adım atmaya çekindikçe daha çok dışarı çıkmak zorunda olan insanla karşılaşıyorum.

İşe gitmek, evine ekmek götürmek zorunda olanlar için hayat daha mı hapis görünüyor gözlerine? Onların, varsa eğer, kaçış planının ne olduğunu merak ediyorum.

Kendi korkularımızla başkalarının umutları arasındaki mesafe 1.5 metreden uzun mudur acaba?

Haziran 1. Hiçbir ayın gelişini haftalar öncesinden bu kadar hissettiğimi ve merakla beklediğimi hatırlamıyorum. Pazar yerinden de uzaklara bakmaya başladım. Biraz güneşin herkese faydası olacaktır diye düşünüyorum.

Hem dostlar da arayı ısıtmaya başlamış görünüyor. Sosyalliğin önündeki mesafelerin kalkmasından duyduğum endişeyi kendi mesafemi koruyarak sürdüyorum.

Pazar yerinde de işler “kendi normaline” daha yaklaşmış görünüyor. Çocukluğumda ben de benzer şekilde deneyimlerdim bu mekanı. Hem kaçış ihtimali de sanırım gardiyanları eskisi kadar korkutmuyor.

Mutfak penceresinden: Yaşlılarla birlikte çocuklar da birkaç saatliğine sokağa çıkma kısıtlamasından muaf tutuluyorlar. Bazen farklı pencerelerden bakmanın karşımıza neler çıkaracağını kestiremiyoruz.

Maske takmayı diğer “alışkanlıklarımız” arasına eklemiş görünüyoruz.

Bazı alışkanlıklardan kurtulmak ise o kadar kolay olmuyor.

Yine de maske takmayı günlük moda anlayışının içine başarıyla yedirebilenler çıkıyor. Penceremden izlediğim dünyanın gözüme daha “renkli” gelmesi kendi karamsarlığımdan da kurtulmaya başladığım anlamına geliyor belki de.

Sürecin bizi nereye götüreceğini ya da yeni hayatımızın ne kadar “normal” olduğu konusunda kesin bir şey söyleyemiyorum.

Ancak kendi adıma, hayat “normalleşirken” yalnızlığın içeride de, dışarıda da tecrübe edilebilen bir şey olduğunu kendime zaman zaman hatırlatacağım sözünü veriyorum.

Ve bazı engellerin aşılmasının diğerlerinden daha kolay olduğu gerçeğini.

Nitekim birinin önündeki engel, ötekinin kale direği ya da kaçış aracı olabiliyor.

Benimkiyse fotoğraftı.

Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi
İletişim Bilimleri Yüksek Lisans Programı
İLT 664 İletişim Uygulamaları Dersi
Fotoğrafçılık Atölyesi

Bu içeriğin her türlü sorumluluğu ve hakları yazar(lar)ına aittir.