Foucault’un Deliliğin Tarihi kitabında bahsettiği gibi, “iktidar sağlıklıyı hastadan ayırır; deli ve sapkını toplumdan dışlar ve bunu ideal olanı yakalama adına artık onları korumayarak yapar.”

Kısa sürede tek gündemimiz haline gelen Covid-19 salgını, doğurduğu sonuçlar ve etki alanı itibariyle tıp literatüründe yerini alan yeni bir tür hastalıktan fazlasını ifade ediyor. Yakın tarihte dünyanın verdiği en çetin sınavlar listesinde şimdiden ilk sıralarda yerini alan bu salgının; hem pozitif hem sosyal bilimcilerin üzerine en çok araştırma yapacağı konular listesinde de zirvede olacağını söylemek çok afaki bir öngörü olmayacaktır. Zira bir kulağımız bilim insanlarının tedavi adına geliştireceği yeni bir yöntemdeyken; diğeri salgının bugün ve bundan sonrasını tümüyle saran ekonomik, sosyal ve politik meselelerine dair tahlil ve çözümlerde.

Peki, bugünü siyaset felsefesi gözüyle nasıl görür, nasıl okuruz?

Bu soruya en yaygın cevap, biyopolitik tahliller oluyor çünkü pandemik zamanlar bize, biyoiktidar ve biyopolitika bağlamında tanımlanmış yönetim gerçeğini daha net okuma fırsatı veriyor. Yaşanan süreç göz önünde bulundurulduğunda her ne kadar aynı salgın farklı yönetim sistemlerinde farklı sonuçlar doğursa da, tüm dünyada görülen tek gerçeklik var: devletin dâhil olduğu alanın büyümesi. Bu yazıda, devletin büyümesini biyopolitik bağlamda -yaşam ve ölüme müdahil olma- inceleyerek, iktidar için zamanla farklı alanlar için de alışkanlık haline gelmesi işten bile olmayan bu “yeni” halin “bundan sonra ne/nasıl olacak?” ileri sorularına kapı araladığını belirtip bizleri düşünmeye itmeyi amaçlıyorum.

Grafik: Temsil.org

Öncelikle biyopolitika kavramını tanımlayarak ne anlamda pandemiyle örtüştüğünü tartışmak tabloyu okumak adına faydalı olacaktır. Aslında yaşam kadar doğumun da devlet (yönetim) tarafından kontrol altında tutulması gerektiği fikri Platon’a dayanır ancak biyopolitikayı Antik felsefeden alarak değil, modern devlet bağlamında yani 20. yüzyıl sonrasına dair analiziyle ele almak günümüz pandemisini anlamada daha işlevsel. Burada güç-beden ilişkisi; yeni doğan bir bebeğin nüfusa kaydının yapılmasını zorunlu tutmasından, kürtaja dair herhangi bir yasal düzenlemede bulunması, genel sağlık politikalarıyla halk sağlığını optimal düzeyde tutmayı hedeflemeden, nüfusun niteliğini arttırma amacıyla insan ırkının genetik ayıklanmasını öngören “öjenik” kurama kadar genişleyebilen bir olgu. 18. yüzyılın ikinci yarısı itibariyle temelde Avrupa siyasetini açıklamak için kavramsallaştırılan biyopolitika, günümüz modern yönetim aygıtı üzerine düşünmemizi sağlıyor. Bu yüzden, her ne kadar tıbbi anlamda her yüz yılda bir karşılaşılması muhtemel görülse de Bilgi Çağı’ndaki formunun biricikliğiyle Covid-19 salgınını anlamak için biyopolitika çözümlemeleri oldukça tatmin edici.

Biyopolitikayı, Agamben’in sömürü ve müdahaleye açık halde olan “çıplak hayatın” siyasallaşması tanımından ziyade; Foucault’nun modern devletin bedenlere etki ve müdahalesi şeklinde ele almak bizlere salgın süreçlerini çözümleme imkanı tanıyor. Elbette Foucault doğrudan Covid-19’a işaret etmemişti.

Kim yaşamalı ve kimin ölmesine izin verilmeli?

Ancak, hem 20. yüzyıl modern devletine ve yönetim aygıtlarına dair oluşturduğu düşünsel ve kavramsal çerçeve hem de insanlığın daha önce deneyimlediği salgınlar üzerinden modellemeler yapışı Korona-virüs salgınını okumada oldukça cezbedici. Peki, Foucalt biyopolitikaya dair ne diyor? Canguilhem’in hakikat ve bilim tarihi üzerine fikirlerinden hareketle Foucault, biyopolitikanın modern kapitalist devletin; ölüm, doğum, sağlık, hastalık gibi canlılığa -bio’ya- dair müdahalesi olduğunu öne sürer. Felsefenin ilk sorusu olan hakikati, bilimsellikle ele alınamayacak illüzyonlardan meydana gelen öznenin ürünü olarak özneldir şeklinde tanımlarken; bilimi, yanlışlar toplamı olan sistemsel bilginin birikimi olarak nitelendirir. Bu anlamda Foucault, modern devletin hem kamu hem özel alanda var olan bilimsel devlet olduğunu belirterek ruhunu “orada olmak” şeklinde tanımlar. Her alanda var olan modern devlet tanımı onu, ölüm ve doğumun da aslında biyolojik değil siyasal ve ahlaki gerçeklikler olduğu açıklamasına götürmüştür. Tabi, biyopolitika devletin sadece ölüm üzerine iktidarı değil, aslında bilhassa otoritesini doğrudan müdahil olduğu alanıyla gösterdiği bedenlerin canlılığının da iktidarıdır. Bu anlamda biyopolitika, “Kim öldürülecek ya da kimin yaşamasına izin verilecek” sorusunu “Kim yaşamalı ve kimin ölmesine izin verilmeli?” sorusuna dönüştürmüştür.

Bugün, devletlerin ekonomiyi pandemi enkazından kurtarmak adına hayata soktuğu politikalara bakacak olursak, biyopolitikanın işlerliği somutlaşacaktır. Örneğin, Türkiye’de yönetimin salgına karşı aldığı tedbirlerin, bir yandan genel nüfus sağlığı amacı taşıyorken diğer yandan üretimin devamlılığı adına işgücü olarak nitelendirilen nüfusu kapsamayışı, “kim yaşayacak?” belirlemesini de bir anlamda yapmış oldu. Ayrıca, Fransa’da bir grup doktorun Korona-virüs için geliştirilen aşının Afrika’da denenmesini önermesi de yine “kimin ölmesine izin verilecek?” belirlemesi yaptığından salgının biyopolitik okunmasına fırsat veriyor.

Foucault’nun biyopolitika tanımına göre modern devlet için, sağlıklı, nitelikli ve her anlamda üretken beden toplumda düzen ve ahengi sağlar ve iktidarının etkisini temsil etme bakımından da sağlık hali modern devlete bedenler üzerinden gücünü meşrulaştırma imkânı tanır. Campbell ise hastalık gibi tehlike ve tehditleri, gücünü gerçekleştirmek için modern devletin inşa ettiğini savunmuştur. 

Buradan hareketle elbette Covid-19 için bir “yaratı/inşa” tanımı getirme amacı taşımıyorum ancak tüm dünyanın aynı anda deneyimlediği bu süreci bugünden ibaret görmek yerine modern devletin niteliklerine siyaset felsefesi bağlamında yapılan çözümlemelerle parantez açmak, amacı tanımlamada daha doğru olacaktır. Çünkü günümüz pandemisinin sınıfsal farklılıkları ortadan kaldırdığına dair yorumlara katılmamakla birlikte salgının bizi ekonomik anlamda sınıf üzerine yeniden düşünmemize tetiklediği aşikâr. Bu anlamda, Campbell’in teknolojinin gelişimi ve bilim devrimiyle çağımızın şekillenişini biyopolitik okumasında da öne sürdüğü gibi modern devlet, bireysel farklılıkları da kontrol altında tutarak zorunlu vatandaş modeli oluşturmuştur. Bugün hem Türkiye’de hem dünyada, farklı derecelerde riayet edilse de çizilen sınırlar ve yönetimlerin bedenler üzerine kararlarının da bir “model” oluşturduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca, Heidegger’in ‘tekniğin hem araçsallaştırılması hem de kurumsallaştırılması’ olarak tanımladığı teknolojinin bilime sirayetiyle, yine modern devletin bir sonucu olarak bilimin çıktıları da iktidarın bir ürünüdür. Bu bağlamda, Foucault’nun bilim devriminin bir sonucu olan modernitede bilim değil iktidar hakikati inşa eder ve şekillendirir tanımı anlam ifade etmektedir. Örneğin, kolonyal çağ rasyonalizmle meydana gelen despotizmin bir sonucuydu. Bilim, modern devletin kabul ettiği ölçüde bilimdir görüşünden hareketle bilimsel doğru olarak kabul görenin, gücün yarattığı olduğu fikri bizi Korona-virüse dair bilimsel araştırmaları Foucault’nun gözünden tekrar okumaya itebilir.

Foucault, Hapishanenin Doğuşu eserinde 18. yüzyılın sonlarına kadar Avrupa’nın belini büken veba, cüzzam ve çiçek salgınlarına modellemeler yaparak; salgın hastalıkların nasıl yönetim rejimleri oluşturduğu hakkında açıklamalar yapmıştır. Bu bağlamda, biyo-iktidar kavramına da açıklık getirerek günümüzle bağlantı kurmak mümkün. Zira salgının “normalleşme” evresini tartıştığımız şu günlerde, “normalleşmenin modern toplumda hukuki güç ile tıbbi bilgiyi ele geçirip geride bırakarak yeni bir tür iktidar oluşturduğunu” öne süren Foucault’nun gözünden süreci okuyabiliriz. Foucault iktidar rejimlerini yasa, disiplin ve güvenlik şeklinde üçe ayırmıştır. Güvenlik, Toprak, Nüfus başlığıyla verdiği derslerde ise 12. yüzyıl itibariyle Avrupa’yı çaresiz bırakışıyla öne çıkan veba, cüzzam ve çiçek salgınlarını bu rejim modellemesiyle çözümlemiştir.

Buna göre, cüzzam salgını içinde yasak ve cezayı da barındıran yasa modellemesiyle; veba salgını iktidarın gözetleme rolüne vurguyla disiplin modellemesiyle; ve çiçek salgını ise güvenlik düzenlemeleriyle kontrol altında tutulmuştu. O’na göre modern devletin bedenler üzerinde önce yaşam ardından sağlık ve nitelikli üretkenliğe dair bir düzenleme yapması güncel yönetim anlayışının temelini oluşturuyordu.

Bugünü anlamada daha somut olması için, verdiği cüzam modellemesine bakarsak: “eğer cüzzamlının toplumda genel olarak sınırlama/kısıtlama modellerine yol açtığı doğruysa; daha sonra veba salgını da disiplin projelerine yol açmıştır.” İktidarın gözetleme rolünün belirgin olduğu disiplin toplumu -tamamen yönetilen toplum- modeline göre veba salgınının önüne geçmek adına güç bazı düzenlemeler yapmıştır. Bu düzenlemeler, Orta Çağ sonlarına kadar cüzzamlıların toplumdan tecridini açıklayan yasa modelinden farklı olarak veba salgını olan bölgeleri karantina altına alan; ilgili kitlenin beslenme, barınma, sosyal ilişkileri, güç ile ilişkileri gibi çok kapsamlı bir yapıdaydı. Bu anlamda, veba salgını sürecinin yönetiliş biçimi disiplin rejimiydi. 18. yüzyıldan itibaren artık toplumda cüzzamlılar gibi sadece bir sınıf insan değil her kesimden insan bedenini daha sağlıklı ve üretken hale getirmek üzere bir iktidar rejimi oluştu ve herkes bu anlamda bir disipline tabi tutuldu.

Deliliğin Tarihi kitabında bahsettiği gibi, iktidar sağlıklıyı hastadan ayırır; deli ve sapkını toplumdan dışlar ve bunu ideal olanı yakalama adına artık onları korumayarak yapar. Bu anlamda cüzzamlılar gibi bir grubun marjinalizasyonundan ziyade disiplin rejimi, vebalıları dışlamak yerine belirli bölgelerde takip ve kontrolerini yaparak topluma “dahil etme” yöntemini kullanmıştı. Bu cihette, modern devletin hem kamusal hem özel alana beden sağlığı üzerinden müdahil olabilme niteliği biyo-iktidar kavramını net bir şekilde açıklıyor diyebiliriz. 18. yüzyıl sonrası ortaya çıkan çiçek salgınında ise yasa ve disiplin rejimlerinin ötesinde toplumu koruyacak ve uzun vadede sıhhat sağlamayı hedefleyecek bir çözüm olarak çiçek aşısının geliştirilmesi, ”güvenlik modeli” olarak adlandırılmıştır.

Bugün, kitlelerin yeni bir sürece davet edilişiyle bir anlamda biyopolitik aygıtların “buradayım” deyişini duyuyoruz

Tarih boyu iktidarın farklı yöntemlerle üstesinden geldiği salgınlar ve Foucault’nun bu dönemleri çözümlerken biyo-iktidar temelli oluşturduğu modeller işlevini yitirmiş sayılmaz. Farklı zamanlarda farklı yöntemlerin salgın süreçlerini yönettiğine dair bu modellemede, bir yöntemin ve temelinin diğerinin gelişiyle önemini yitirdiğini söylemek de pek doğru olmaz. Bugün Korona-virüs ne cüzzam salgınında olduğu gibi bir marjinalizasyonla yürütülüyor ne de bulaşlar tam anlamıyla yönetimin sıkı denetim ve gözetlemesine tabi tutulan vebalılar gibiler. Ancak, milyonları “evde kal” çağrısı ve sokağa çıkma yasaklarıyla belirli alan olarak evlerinde tutan, şehirlerarası ulaşım kısıtlamaları getiren ve ülkelerarası hareketliliği minimuma indiren güç, bir anlamda veba salgınını kontrol altına alan disiplin rolüyle iktidarın yansıması. Bunlardan öte, çiçek salgınıyla modellenen güvenlik rolüyle iktidar tanımı ise günümüz Korona salgınına en uyan cinsten. Zira aşı/tedavi beklentileri ve yönetimlerin bilime bu doğrultuda yatırım ve katkısı, iktidarın güvenlik rejiminin Korona virüs için de işler olduğunu gösteriyor.

Ezcümle, hayatımızın her alanını şekillendirip bir anlamda yapı-söküme uğratan Korona-virüs; kapitalist modern devlet, güç ve biyopolitika kavramları üzerinden incelendiğinde hem salgın hem de ülkelerin farklı ivmelerde geçiş yaptığı normalleşme süreçlerine ışık tutacaktır. Başta ekonomi olmak üzere siyasi ve sosyal sebeplerin sonucu olan normalleşme evresini; gücün müdahale alanından el çekmesi olarak görme doğru olmayacaktır. Zira bugün, kitlelerin yeni bir sürece davet edilişiyle bir anlamda biyopolitik aygıtların “buradayım” deyişini duyuyoruz. Biyo-iktidarın hem hastalık hem de sağlık anında canlılığa müdahalesinden yola çıkarak; karantina sürecinde dünyayı evinde tutan ya da olmamaları gereken alanları belirleyip yaptırımlayan gücün, normalleşmeyi de bedenler gibi müdahale alanına dâhil ettiği bir “canlı/mahluk” olarak gördüğü çıkarımı yapılabilir. Asıl hedefin her zaman üretkenliğe devam eden hijyen nüfus olduğu düşünüldüğünde normalleşme de biyoiktidarın yönettiği bir mahluktur.

Zaten Foucault, “normalizasyon biyopolitik düzenleme tekniklerini karakterize eder”der. Bugün, dünya genelinde devletin müdahil olduğu alanın genişlemesiyle gerek salgının zirve yaptığı dönem gerekse normalleşme evresinde tahakkümünün artışı, modern devlette hali hazırda var olan beden üzeri düzenleyiciliğin daha ileri bir “alışkanlığa” sebep olup olmayacağı sorusunu akıllara getiriyor.

Kaynakça:

  • Campbell, T. C. (2011). Improper Life: Technology and Biopolitics from Heidegger to Agamben, Minneapolis: University of Minnesota Press, 1-30.
  • Foucault, M. (1978). “Introduction” in G. Canguilhem, The Normal and the Pathological. New York: Zone Books, x-xxi.
  • Foucault, M. (1991). “Governmentality”. G. Burchell, C. Gordon & P. Miller (Eds.) The Foucault Effect: Studies in Governmentality, Chicago: The University of Chicago
  • https://www.euronews.com/2020/04/07/what-french-doctors-and-the-who-really-said-about-africa-and-vaccine-testing
  • Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu, çev. Mehmet Ali Kılıçbay (Ankara: İmge Kitabevi, 1992), 246- 249.
  • Michel Foucault, Discipline and Punish: The Birth of the Prison (New York: Vintage, 1995), 195-199.
  • Michel Foucault, History of Madness, ed. Jean Khalfa, trans. Jonathan Murphy (London and New York: Routledge, 2006), 3.
  • Michel Foucault, Security, Territory, Population: Lectures at the Collège de France, 1977–1978, ed. Michel Senellart et al., trans. Graham Burchell (New York: Palgrave Macmillan, 2007), 49.
  • Michel Foucault, The History of Sexuality, Volume 1: An Introduction, trans. Robert Hurley (New York: Vintage, 1990), 141–142.
Bu içeriğin her türlü sorumluluğu ve hakları yazar(lar)ına aittir.

YAZARLAR