Kordon’da, kıyı kenarındaki o kafeden yeni çıkmıştık. Dönüp “Geçeyim ben artık” demişti. Ne fark ederdi ki artık, öylece susmamış mıydı az önce. Neyi söylememişti acaba, dilinin ucuna gelip gelip de susmuştu. Bense kim bilir kaç yılda daha bu anı düşünüp duracaktım oysaki. Sonra her zamanki ufak gülüşünü atıp, eliyle görüşürüz yaparak arkasını dönüp gitmeye başladı. Belki de hâlâ uslanmamıştım, sol elimi cebime daldırarak bir sigara çıkardım. Bu onu 15 gündür ilk, belki de birkaç yıllığına son görüşüm olacaktı. Emin olamasam da hissedebiliyordum. Giderken öylece, arkasına bakıp beni izlerken görsün istemiyordum. İstediğim tek şeyse onu giderken izlemekti. Şakaklarımdan ter damlıyordu o haziran öğleninde, bense bir nefes daha çektim sigaradan ve gözden kaybolmadan önce ona son kez bakıyordum. Roma Dondurmacısını geçtikten sonra görememeye başladım artık onu. Bacaklarım istemsizce adım atmaya çabalıyordu, ama hayır yapmayacaktım. Yoksa 3 yıldır az öncenin hayalini kurmuyor muydum? Lakin o susmuştu, işte bu hiç beklemediğim bir cevap olabilirdi. Gözden kaybolduğu an, sigara dumanı arasında kokusunu anımsamak istedim. Fakat hatırlayamıyordum. Yoksa anılarım kafamda yitip gidiyor muydu son birkaç dakikadır?

Biletler

Sigaramdan son nefesimi çektiğimde kaç dakikadır orada dikilmiş bekliyordum, farkında değildim. Az ötemdeki tezgâhta satış yapanlardan birinin sesiyle kendime geldim. Sanırım artık pansiyona geri gitmeliydim. Arkamı dönüp ara sokağa girdim. Solumda emniyeti, az ötemde sağımda kalan kebapçıyı (ki hep burada yedim yemeklerimi) geçtikten sonra yolun karşısındaki büfeden bir paket daha sigara aldım. Akşam yemeğine kadar çıkmak istemiyordum. Büfeden çıkıp az ileriden sağa döndüm. Pansiyona gelmek üzereydim. Pansiyonu, Dikili’ye geldiğim ilk gün şans eseri bulmuştum. Sokağın başından tabelasını görerek fark etmiştim. Çok uzun olmayan ağaçların arasından gözüken tabelada “Şen Pansiyon” yazıyordu. Burası 5 katlı bir pansiyondu. Ben en üst katta, girişe göre arka köşedeki odada kalıyordum. Pansiyon emekli bir öğretmen çiftinindi. Pansiyonun sahibi Hüseyin Bey gözlüklü, saçlarında beyazlar yeni çıkan, kırklı-ellili yaşlarda çok konuşmayan, sakin biriydi. Bazen pansiyona onların yerine Hüseyin Bey’in arkadaşı Nail Rona bakardı. Nail Bey ise heybetli, kır saçlı, konuşkan, sıcakkanlı biriydi. Nail Rona ellili yaşlarındaydı. Ben Pansiyona kayıt yaparken tanışmıştım onunla.

Pansiyonun dış kapısından girdim. Girişteki ön bahçede Hüseyin Bey ile eşi oturuyordu. Eşi beni görünce anahtarlarımı vermek için kalktı hemen. Anahtarlarımı aldıktan sonra az ilerideki mutfaktan büyükçe bir kupayla soğuk su alıp asansöre yöneldim. Asansör beşinci kata çıktı, kapıyı açtım sola döndüm. Koridorun sonunda soldaki oda benimdi. Karşımdaki odada 3-4 işçi kalıyordu sanırım. Onları pek görmezdim, bir kere sabah erken saatte odalarından çıkarlarken duymuştum. Bu iyiydi sessiz oluyordu odam. Telefonumdan şarkı açıp rahat rahat dinliyordum böylece. Odamda iki yatak vardı. Biri çift kişilik, diğeri ise tek kişilikti. Ben prize yakın olması ve rahat uyumam için çift kişilik olanda yatıyordum. Diğer yatağı ise genelde kıyafetlerimi ve havlularımı koymak için kullanıyordum. Yatağıma oturup bir sigara yaktım, telefondan bir şarkı açtım. Herkese ne diyecektim, Dikili’ye geldiğimi hatta ne için geldiğimi biliyorlardı. Peki, ne cevap almıştım? Koca bir hiç. Beni delicesine kıvrandıran bu hiç, bu bilinmezlik üst üste yaktığım dördüncü sigaradan daha fazla acıtıyordu.

Artık buradan gitmek istiyordum. Her şey değişmişti, duvarlar daralıyor, sokaklar uzuyor, havası boğuyordu artık. Odadan çıktım, asansörden aşağıya inip anahtarı Hüseyin Bey’e bıraktım. Birazdan döneceğimi söyledim. İki sokak ötedeki otobüs bileti satan büroya gittim. Yarın akşama pencere kenarına bir bilet aldım. Koridor tarafında yolculuk etmeyi hiç sevmem. Yolculuklarda uyuyana kadar düşünceye dalarım hep. Cam kenarları buna uygun olduğu kadar koridor kenarları değildir. Fazla oyalanmayıp hemen pansiyona döndüm. Anahtarları aldıktan sonra mutfağa gidip su aldım. Pansiyonun kedisi de oradaydı. Adını hiç duymadım, sanırım öğretmen çift sadece yemek veriyordu. Tam anlamıyla bakmıyorlardı. Aynı bizim Minnoş’a baktığımız gibi. Karnını doyurmak istediğinde bize gelirdi. Yedikten sonra sokağa dönmek isterdi. Bu yüzden hep biz onun hayatını çalmışız gibi hissederdim. Bu kedi de öyleydi sanırım. Kedi, belki de kediliğinden usanmıştı yemek bulacağım diye, bu yüzden öğretmen çifte geliyordu.

Buhran

Asansöre binip tekrar odama döndüm. Saat beşi çeyrek geçiyordu. Hava kararmadan yemek yemeyi sevmem, yaz gününde olduğumuz için her gün yedi buçuk civarı giderdim kebapçıya. Hep bu kebapçıda yememin sebebi yemeklerin çok lezzetli olması, fiyatlarının uygun olması yahut farklı bir mekân bulamamamdan değildi. Geldiğim ilk gün gezmeye çıktığımda onu burada yemek yerken görmüştüm. Bu yüzden her gün gelir, oturduğu yerde otururdum. Arkadaşlarım bu davranışlarımı sapıkça bulurdu. Bense sadece bunları yaptığımda iyi hissettiğimi bilirdim. Benden önce burada onun oturmasının, penceresine bakarak sigara içmenin ve onun içeride olduğunu bilmenin bana verdiği hazzı bilemezlerdi. Bu yüzden de anlatamazdım onlara neden yaptığımı.

Akşamüstünün kavurucu havasından susamıştım. Sehpaya uzanıp sudan bir yudum aldım. Küllüğün içi sigarayla dolup taşıyordu. Odada durmaya daha fazla dayanamayacaktım. Biraz çıkıp dolaşıp ondan sonra yemeğe gitsem diye düşündüm. Aşağıya inip anahtarı teslim ettim. Kordon’a doğru yürümeye başladım. Diğer tatil yerlerinin aksine fazla yabancı yoktu burada. Genelde emekliler geliyordu sanırım. Küçük bir yerdi, neredeyse 3 günde öğrenmiştim. Kordon’a girerken Uğur aradı beni. Neler olduğunu sordu. Üstü kapalı bahsettim. Telefonu kapatırken Uğur benden kendisine küpe, bileklik tarzı şeyler almamı rica etti. Arkamı dönüp tezgâhların olduğu yere doğru yöneldim. Gözüme çarpan ilk tezgâh uzun saçlı, dövmeli kırklı yaşlarda bir adamın ve eşinin baktığı oldu. Gidip deri bilekli ve abartılı olmayan bir küpe sordum. Örme deri iki bileklik, hoşuma giden bir kolye ve gümüşe benzeyen bir küpe alıp ayrıldım. Aldıklarımı cebime koyarken onu gördüm. Oturdukları bölgeye doğru değil de tersine ilçenin öbür tarafına doğru yürüyordu. Takip etmeye başladım. Beni görsün istemiyordum fazla yaklaşmadan uzaktan takip ediyordum. Plajın arkasındaki yeşillik alanın oradan karşıya geçti. Ben arkada kaldığım için arabalar yüzünden geçemedim. Karşıya geçtiğimde gözden kaybolmuştu. Otogarın olduğu bölgeye doğru gitmişti. Akrabasının da Dikili’de evinin olduğunu söylemişti. Tahminimce oraya gidiyordu.

Geri döndüm hava kararmıştı artık. Kebapçıya doğru yol aldım. Girmeden önce baktım, her zamanki yer boş muydu diye. İçeri girdim, yerime oturdum. Yemeği sipariş ettim. Yemek bittikten sonra da bir çay söyledim. Yemek üstü sigaramı çayla içmeyi çok severdim. Çay gelince sigaramı yaktım. Birkaç nefes çektikten sonra gözüm sigara dumanına takıldı. Sigara dumanı bana hep ilgi çekici gelmiştir. Öylece süzülerek yok olurlar. İzlemek keyif verirdi, tıpkı sigara küllerinin rüzgârda uçup gidişi gibi. Peki, niye her gidiş bu kadar iyi hissettirmiyordu?

Sözler

Kebapçıdan çıktıktan sonra tekrar Kordon’a döndüm. Yakamoz tarafına, onun oturduğu yere doğru yürümeye başladım. Limanı geçtim, çay bahçesinin önünden yürüyerek sahil boyu devam ettim. Plajın oraya vardığımda ilk gün gördüğüm ve bana bir arkadaşımı anımsattığı için gözüme çarpan Çakır Büfe’ye girdim. Bir bira, tuzlu fıstık ve sigara aldıktan sonra heykellerin olduğu kıyıya doğru ilerledim. Öylece yürürken biri seslendi. Arkamı döndüğümde neredeyse benim yaşlarımda iki genç vardı. Sigara yakmak için ateşim olup olmadığını sordular. Çakmağı uzattım. Yaşı büyükçe olan sigara uzattı. Kırmamak için aldım. Sanırım geçirdiğim üç günde beni en iyi hissettiren anlardan biriydi bu. Yine de yalnız kalmak istediğim için çakmağımı alınca teşekkür edip yoluma devam ettim. Yolun sonuna doğru kayalar vardı. Oraya gitmek istiyordum sanırım. Oraya vardığımda oturup biranın kapağını açtım. Buradan çok fazla geçen olmuyordu. Kısık sesle bir müzik açtım. Tuzlu fıstığın ağzını açtım. Kıyıya çarpan dalgalara doğru bakıp birayı yudumladım. İçimdeki burukluğun ardından şehir ilk günkü kadar yabancı hissettirmiyordu. Peki, her şey bitince hâlâ buradaki yüzleri anımsayabilecek miydim? Yıllar sonra hâlâ tanıdık gelebilecek mi burası? Yıllar sonra bile aynı şeyleri hissedebilecek miydim? Peki, benim ona hissettirmeye çalıştığım kadar birisi bana kendimi özel hissettirecek miydi?

Şarkı bitmiş, bense melodisini hatırlayamadığım bir şarkının nakaratını söylemeye çalışıyordum. Her zamanki gibi birayı yarılamış fakat tuzlu fıstığı bitirmiştim. Kayaların arkasındaki mekândan müzik sesleri yükselmeye başlamıştı. Burası artık istediğim kadar sakin değildi. Geri ilçe merkezine doğru dönmeye başladım. Aynı şarkıyı söylemeye devam ediyordum; Dün gece rüyamda biri sevdi beni. Ümitlenmedim, kırılmadım. Peki, söyle en son ne zamandı, doğru olan?

Heykelli yolun başına gelmiştim ki tek başına oturan biri seslendi. Konuşma tarzından buralı olmadığını düşündüm. Benden telefonumdan mesaj atabilip atamayacağını sordu. Pek tekin biri gibi gelmedi bana. İsteğini kabul etmeme rağmen telefonu ona vermedim, mesajı benim atacağımı söyledim. Numarayı verip mesajı söyledikten sonra gönderdim. Cevap gelinceye kadar beklememi istedi. Hemen yanımızdaki banka oturdum. Oturduktan sonra mesaj attığı kişinin nişanlısı olduğunu ve ailesinin kendisiyle evlenmesini istemediği için sevdiği kızı kaçıracağını söyledi. Mesajda da “Sizin oraya geliyorum yola bak” demişti. Mesaj geldi. Bekliyorum tarzı şeyler yazıyordu. Adam teşekkür edip numarayı silmemi istedi. Numarayı sildikten sonra yoluma devam ettim. Sahil boyunca devam edip geldiğim yoldan aile bahçesini geçip meydana geldim. Roma Dondurmacısının önünden devam edip öğlen oturduğumuz kafeyi geçip sağa döndüm. Pansiyona varmadan önce büfeye girip üç bira ve orta boy tuzlu fıstık aldım.

Sarhoş

Pansiyona girdiğimde içeride kimse yoktu ya da ben öyle sanmıştım. Mutfağa uğrayıp su almaya giderken resepsiyonun olduğu yerden keskin bir rakı kokusu geldi. Nail Bey oradaydı. Herkes nerede diye sordum, bana gülerek Mustafa Beylerin düğüne gittiğini söyledi. Ardından elimdeki siyah poşete bakarak neden kendine katılmadığımı sordu. Ben odada tek başıma içmektense hafif sarhoş olan bu adamla içmeyi tercih ettim. Nail Bey geldiğim gün bana tek başıma neden geldiğimi sormuştu. Oturur oturmaz neler yaptığımı sordu. Birazdan anlatacağımı söyledim. Çünkü üstü kapalı anlatmak istemiyordum. Bu durum içime çok oturmuştu ancak derdimi yüz yüze anlatacak birini bulmak istiyordum. Bulmuştum da, ama öncesinde biraz içsem fena olmazdı sanırım. Nail Bey sohbete girişti hemen. “Oğlum üzgün gördüm seni dedi. Yıpratmayacaksın kendini. Hoş ya benim şu halime bir bak! Çoluğum Çocuğum var şu yaşımda bir kahpeye düştük. Ne istediyse, nerede olmak istediyse oldurmuştum. Yokluktan harcadım biliyor musun? Bütün paramı harcadım oğlum, tam yüz beş bin lira yedirdim o sürtüğe.” Rakı bardağını kafaya diktikten sonra konuşmaya devam etti. “Ne mi oldu dersin? Para suyunu çekince ne olmasını bekliyordum ki? Evine gittiğimde kapıyı açmadı, aramalarıma cevap vermedi. Sonra bir mesaj attı artık arama beni diye. Nasıl yapıyorlar bunu, nasıl bu kadar kalpsiz olabiliyorlardı anlamış değilim evlat. Nasıl acıdı canım bilemezsin. Lakin ben, Nail Rona altında kalamazdım bunun. O kendince bitirmişti. Bir de benim bitirmem lazımdı. Yolda gördüm onu, karşıdan karşıya geçiyordu. Bir güzel tokatladım. Zırladı yolun ortasında. Polis aldı götürdü. Beni dava edecekmiş. Etsin, ne fark eder çocuklarımın gözünde üç kuruş haysiyetimiz kalmamış ne koyar artık Nail’e… Eee sıra sende anlat derdini Marko Paşa’ya ”

Anlatacaktım ama biralarım bitmişti bile, Nail Bey bunu görünce rakı şişesine bir göz attı, az kalmıştı. Cebinden biraz para çıkardı. “Git kendine ve bana bira al. Seviyorsan biraz da fıstık al” dedi. Hızlıca büfeye gittim 5-6 tane bira ve fıstık aldım. Sabah tekrar uğramamak için de bir paket daha sigara aldım. Ardından pansiyona geri döndüm. Oturur oturmaz Nail Bey birasını açtı. Bir yudum aldıktan sonra dönüp “artık anlat” dedi gülümseyerek. Başladım anlatmaya, geceleri evlerinin önünde oturup sigara içişlerimi, her gün yolda evine kadar takip edişimi, birlikte yürüdüğümüz o günü, yalnızken sigara içtiğimde hep o günü hatırladığımı. Doğum gününde en sevdiği grubun en sevdiği albümünün plağını aldığımı, ona dair bir kelime bile bulurum diye ablasının bloğunu deliler gibi okuduğumu, bana bakıyormuş gibi hissettiğim için saatlerce fotoğraflarına baktığımı anlattım. Sonra buralara kadar geldiğimi, fakat benle iki gün boyunca buluşmadığını, buluştuğundaysa hiçbir şey söylemediğini anlattım, artık içkiden dilim doğru düzgün dönmezken. Nail Bey derin bir iç çekti. Elini omzuma koyarak “Sevgi en büyük bağımlılıktır evlat” dedi. “Küçükken ana sevgisi yeterdi. Büyüdüğünde daha kuvvetli bir bağımlılığın oluyor. Bu bağımlılık öyle ki yeteri kadar almadığında çıldırtıyor, fazlası ise hayattan tat aldırtmıyor.”

Çığlıklar

Sigaradan son nefesi çekip küllüğe basarken uykumun geldiğini fark ettim. Kulaklarım kızarmış, sımsıcaktı. Ben yatayım dayı dedim. “Peki, evlat sen de git, ben yine yalnız kalayım şimdi” dedi. Aslında bu tarz konuşmalar yapacak biri gibi değildi, ancak o an çok sarhoş olduğu çok aşikârdı. Asansöre binip katıma çıktım. Kapıyı açıp ışığı yaktım. Kapının tam karşısındaki aynada biraz kendime baktım. İlk defa bu kadar bitkin gözüküyordum sanırım. Telefondan bir şarkı açtım. Yatağa uzanıp bir sigara yaktım. Birini söndürünce öbürünü yakıyordum. Kafamda her müzik döndüğünde elimde bir sigara yanardı. Tat alamamaya başlamıştım artık, göz kapaklarımı tutamıyordum. Uyusam iyi olacaktı. Sigarayı söndürüp, balkon kapısını açtım. Işığı kapatıp yatağa geçtim. Telefonda çalan şarkıyı mırıldanıyordum “Bana ne demeye çalışıyorsun? Ne söylemeye çalıştığımı anlayıncaya değin, bunu yapmaya devam edeceğim.”

Sanırım uykuya dalmışım, birden bir bağrışmayla uyandım. En alt kattan geliyordu. Mustafa Bey’in sesiydi bu. Sarhoş olduğu çok belliydi. Bir şeye kızmıştı. Deliler gibi bağırıyor, yarım yamalak küfür ediyordu. Besbelli düğünde bir şeyler olmuştu. Eşi Ayser Hanım ağlaya ağlaya sakinleştirmeye çalışıyordu. Mustafa Bey çok uzun bir şekilde yeter diye bağırdı. Sesi kısılarak ağlamaya başladığını duydum. Aslında uyusam iyi olacaktı. Yarın son günüm olduğu için öğlen odayı boşaltmam gerekiyordu. Ezan okunmaya başlanmıştı. Ben sonunu duyamadan uyuya kalmışım. Uyandığımda saat neredeyse öğlene gelmişti. Hemen yataktan kalktım. Yanıma biraz para alarak pansiyonun ilerisindeki simitçiye gittim. Kahvaltıları birkaç simit veya poğaçayla geçiştiriyordum. Hızlıca eşyalarımı toplayıp çıkışımı yapmam gerekiyordu. Tekrar odama döndüğümde önce çöpleri, ardından kıyafet ve eşyalarımı toparladım. Kapıyı kilitlemeden önce odaya son bir kez baktım. Hayatımın en yalnız ve bir o kadar da boğucu günlerini geçirdiğim şu dört duvara. Bir iç çektikten sonra kapıyı kilitleyip asansöre bindim. Asansörden çıkınca resepsiyonda Mustafa Bey’i gördüm. Geceden pek bir şeyi kalmamış gibiydi, ben de üstelememek için sormadım. Anahtarları teslim ederken her şey için teşekkür ettim. Çıkarken biraz bakındım ancak Nail Bey’i göremedim. Ardından çantam sırtımda Kordon’a doğru yol aldım. Önce biraz tezgâhları gezdim, sonrasındaysa biraz soğuk içecek alarak çimlere uzandım. Düşünmeye dalmışım orada öylece, son hatırladığım okuduğum bir kitaptan hatırladığım şu satırlardı;  “Neden üzgünsün, ey gönlüm. Neden içim huzursuz? Neden beni unuttun?”

Yalnızlık

Otobüs saatim yaklaşıyordu, geldiğim günden beri gitmediğim terminale gitmem gerekiyordu. Kordon’un içinden geçerek ana yola çıktım. Cadde boyu ilerleyip o ilk gün gördüğüm alışveriş merkezinden döndükten sonra terminali gördüm. Terminale girmeden bir sigara yakarak geleceğimi Ankara’ya haber verdim. Ardından büroya girerek biletimi aldım. Otobüsü beklemek için bir banka oturdum. Bir müddet çelişkide kalarak, sonunda ona gittiğimi söylediğim bir mesaj attım. Az sonra ondan bir mesaj geldi. Benimle fazla ilgilenemediği ve özür dilediğiyle ilgili bir mesajdı. O an, şarkıdaki gibi, şehri beyninden vurup gitmek istedim.

Otobüsüm perona gelmişti. Çantamı bagaja verdikten sonra yerime geçtim. Otobüs daha kalkmadan bile şehir benden içten içe uzaklaşmıştı. Neden bazı anlar çok hızlı geçerken bazıları duruyordu, bu anlam veremediğim anlardan biriydi. Otobüs hareket edip, kıyı şeridinden yol almaya başlamıştı, kafamı cama koyup yolculuk geleneğimi yapmaya başladım. Uyumak için düşünüyordum fakat düşündükçe uyuyamıyordum. Yaz günü diye açılmış, soğuk veren klima ise yanımda bir ceketim bile olmadığı için beni fazlasıyla üşütmüştü. Tekrar düşündüm, soğuk olan klima mıydı yoksa insanlar mıydı?

Yoksa bir dahaki sefere farklı bir yol mu bulmalıydım bilemiyorum.
Bu içeriğin her türlü sorumluluğu ve hakları yazar(lar)ına aittir.