31 Aralık 2019 günü Çin’de ortaya çıkan ve bugün tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüs… Doğanın bize ‘’siz bi’ durun orda!’’ deme şekli…

Konunun önemli muhataplarından isimlerinin yayınlanmamasını tercih eden iki laborant ve bir hemşire ile konuştuk. Üstelik içlerinden biri hastalığı atlatmış. Sorularımızı yönelttik ve onların anlattıklarından şu an okuduğunuz çalışmayı derledik.

Başlarda, virüs hakkında neredeyse hiçbir şey bilinmemesi nedeniyle herkes bir panik halindeydi. Zaman geçtikçe düşmanımızla tanışıp ona nasıl davranmamız gerektiğini kavramaya başladık. Hastalık, kişinin vücut direncine, bağışıklık sistemine bağlı olarak etki ediyor. Öyle ki vücut direnci yüksek bazı insanlar, hastalığı hiçbir belirti göstermeden atlatabiliyor (yazımızın sonunda bahsedeceğimiz laborant gibi). Belki de bazılarımız farkında dahi olmadan koronavirüsü atlatmışızdır, kim bilir… Ayrıca solunum egzersizleriyle ciğerleri güçlendirmek, hastalığa karşı direnç oluşturmakta faydalı bir etken. Entübe (solunum cihazına bağlı) hastaların çoğunluğu, virüs öncesinde de halihazırda hastalıkları bulunan kişiler. Bu entübe hastalar da elbette kendi içlerinde ayrılıyor. Kimisinin bilinci tamamıyla kapalıyken kimisi tam anlamıyla uyanık ama cihaza bağlı yaşıyor. Belirti gösteren vakalarda 2 gün ila 1 hafta arasında belirtiler gözlenmeye başlıyor. Aşağı ciğere inmeden önce grip gibi davranan virüs, aşağı ciğere indikten sonra zatürre benzeri davranışlar gösteriyor. Ayrıca virüs henüz hiç mutasyona uğramasa da uğrama ihtimali de yok değil.

Öğrendiğimiz şeylerden biri de şu ki virüsün havada asılı kalması asla söz konusu değil. Hangi cismin üzerinde ne kadar süre yaşadığıyla ilgili sonsuz söylentiler var elbette ancak bu konuda henüz net bir şey bulunmamakta. Hastalık, damlacık yoluyla bulaşıyor. Yani nefesimizde bulunan damlacıklar ve tükürük, hastalığın yayılmasına neden oluyor. Bir pazarcının poşet açabilmek için elini tükürüklemesi, markette öksürürken avucuyla ağzını kapatan bir kişinin ürünlere dokunması, ruh sağlığı pek de sağlam olmayan kişilerin hastalığın yayılması için kasıtlı davranışları ve birçok davranış vaka sayısının artmasına neden oluyor. Hele ki yoğun bakım ünitelerinde çalışıp hastane içinde de gezinmek zorunda olan personellerin küçük ihmalleri dahi büyük etkilere yol açabiliyor.

Toplumumuz, gözle görülmeyen şeyleri ciddiye almadığından ötürü bireysel ihmallerin çok fazla olmasıyla beraber konunun devlet cephesinde ciddi boyutta bir ihmal bulunmamakta. Ancak hastane yönetimlerinde büyük bir ihmal var; ekipman yetersizliği durumunda rütbelere göre öncelikli ekipman verilmesi. Doktorlara tüm imkanlar verilirken gizli kahramanlar olan diğer sağlık personeline rütbesi düştükçe daha az imkan sunulması bu sürecin ihmallerinden. Kimi hastanelerde malzeme dağıtımıyla ilgili aciliyet şeması dahi yapılmakta ve bu durum sağlık çalışanları arasında bir hiyerarşiye neden olmaktadır. Ayrıca hastanelerin temizlik personeli ve hasta bakıcılar gibi çalışanlara da risk altında olduğu halde düzenli test yapılmamaktadır.

Bu süreçte hastanelerdeki yoğunluğu azaltmak için çok ciddi bir problem olmadıkça hastanelere başvurmamamız gerekliydi. Ancak bu konuda yeterli anlayış gösterilmedi. Koronavirüs öncesinde de hastaneleri adeta sosyalleşme yeri haline getiren kesim bu dönemde oldukça azalsa da gereksiz yere hastaneye başvuranlar hala vardı.

Salgınlar ve izole hastalar, küçük çapta olsa dahi her daim var olan bir durumdu. Koronavirüs ile bu durumlar için bulunan imkanlar daha da artırıldı. Özellikle açılan yeni hastaneler gibi kalıcı gelişmelerin sağlık sektörüne ciddi faydaları oldu. Sağlık personeline karşı saygı arttı. Nitekim sağlık personelinin de hastalara karşı aynı saygı ve anlayışla yaklaşması gerekmektedir ancak zaman zaman bunu ihmal etmektedirler. Virüsün, ülkemizdeki bir çok etkisinden biri de hijyen önlemlerinin oldukça artması.

Pandemi sürecinin psikolojik etkileri elbette öngörülemez. Kimisine göre bu travmayı kolay kolay atlatamayacağız. Kimisine göreyse kültürümüzdeki samimiyetten dolayı, hastalıktan korunmanın gereği olan insanlardan uzaklaşma alışkanlığını çabucak kıracağız.

Normalleşme süreci elbette daha geç başlamalıydı ancak ülkemiz ekonomik ve sosyal nedenlerden dolayı bu sürece başlamaya mecburdu. Normalleşme sürecinin ilk günlerinde vaka sayısının düşüşünün yavaşlaması ve bugünlerde yeniden artmaya başlaması bu sürecin erken başladığını en büyük kanıtıdır. Sıcaklık artışlarının virüsü azaltacağı söylense de yaz ayının virüsü tamamen yok etmesi söz konusu değildir. Sıcaklıklar yeniden düştüğünde ikinci bir dalga yaşanması muhtemeldir.

Bu süreçte sağlık personeline sağlanan büyük imkanlar da var elbette. Toplu yemek alanlarında virüsün yayılmasını önlemek amacıyla her personelin kendi çalıştığı birime yemekleri gönderildi, ek ücretler yatırıldı, hastane idaresi personele daha anlayışlı yaklaştı… Yine de bazı büyük ve yoğun hastanelerde, bu imkanlarda aksaklıklar yaşanabiliyor. Sağlık çalışanları, nöbet değişimlerinde bulundukları birimleri ellerinden geldikçe dezenfekte ediyor. Örneğin bir hastane laboratuarında kullanılan TV kumandasına eldiven geçirip her nöbette o eldiveni değiştirmek gibi önlemler bile alınıyor.

Sıkça konuşulan aşı tedavisi konusuna gelelim. Hastalığı atlatan bir bağışçının kan plazmasındaki beyaz kanın içinde bulunan antikorlar, hastalığa karşı bağışıklık oluşturuyor. Hastalığa bağışıklık sağlayan antikorlar hasta kişiye enjekte ediliyor. Elbette öncesinde plazmalar tüm testlerden geçiyor. Ciddi bir yan etkisi olmayan bu tedavinin uygulandığı hastalardan taburcu olanlar da var. Teorik olarak mantıklı olan bu tedavinin işe yaradığı henüz kesinleşmedi.

Hatalı testler konusunda da birçok söylenti var. İlk zamanlar Çin’den gelen testlerin hatalı olduğu fark edildi ve bu testler değiştirildi. Ayrıca kan yoluyla yapılan testlerde hata payı olabilse de virüs, burun ya da boğazdan sürüntü alınması yoluyla yapılan testlerden kaçamıyor.

Koronavirüse yakalandıktan sonraki süreci, hastalığı atlatan sağlık personelinden bahsederek ele alalım. Kişi, hiçbir hastalık belirtisini göstermiyor ancak düzenli yapılan testlerde koronavirüsün pozitif çıkmasıyla çalıştığı hastanenin pandemi birimine başvuruyor. Kendisi gibi belirtileri göstermediği halde testi pozitif çıkan bir sağlık personeli arkadaşı daha olduğunu da söylüyor. Yatış işlemleri esnasında temasta bulunduğu herkesle iletişime geçiliyor ve bu kişilere de test yapılıyor ancak temas halinde olduğu kişilerin hepsinin testleri negatif sonuç veriyor.

1 Mayıs günü hastaneye yatırılıyor, 6 ve 7 Mayıs günlerinde birer kere testler veriyor ve iki testin de negatif çıkması sonucu 8 Mayıs’ta taburcu olup 14 gün de evde kendini izole ediyor. Hastalığın nerden bulaştığına dair bir fikri yok. Tüm tedbirleri aldığını ve oldukça temkinli davrandığını söylüyor. Ayrıca hastanede yattığı süreçte de hiçbir belirtiyi göstermediğini, hayalet taşıyıcı olduğunu belirtiyor. Hastaneye yattıktan sonraki ilk beş gün sabah akşam ilaç ve günde bir kere kan sulandırıcı iğne tedavisi görüyor. Virüsün tedavisinde kullanılan ilaçlar ise ağrı kesici, antibiyotik, ateş düşürücü türünde ilaçlar. Ayrıca hastalara sürekli olarak ateş, nabız, tansiyon takibi yapılıyor. Ve elbette ki her odada yalnızca tek hasta yatırılıyor. Hastalığı atlatan personelimiz, bu süreçten psikolojik olarak ciddi boyutta etkilendiğini söylüyor. Tüm hayatını düşünüp tüm yaşamı sorguluyor. Maddiyatın önemsizliğini kavradığından bahsediyor bu süreçte. Tanımadığımız kişilere dahi muhtaç olduğumuzu, birbirimize karşı daha iyimser, daha merhametli, daha sıcak, daha alçakgönüllü olmamız gerektiğini söylüyor. İnsanlığın sürekli belgeleme peşinde olması, belgelemeye çalışırken anı kaçırmamız da bu süreçte düşündükleri arasında. İnsanlar için öldürmenin, ölümün ne kadar basitleştiğini de fark ediyor.

“Ölüm, yemekten sonra yenen tatlı gibi geliyor.”


Bu içeriğin her türlü sorumluluğu yazara / yazarlara aittir.