11 Mayıs 2011’de İstanbul’da Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi imzalandı. Daha çok bildiğimiz şekliyle “İstanbul Sözleşmesi”.

İstanbul Sözleşmesi, kadına karşı şiddeti özel bir ayrımcılık çeşidi ve insan hakkı ihlali olarak gören ve taraf devletleri bağlayıcı ilk uluslararası sözleşme niteliğine sahip. Sözleşmeyi bir ‘ilk’ kılan tek özelliği bu da değil. Çeşitli endişelerle eleştiri odağı da olan “cinsel yönelim” temeli ele alınarak bireylere ve gruplara ayrımcılık yapılmaması gerekliliğini düzenleyen ilk uluslararası sözleşme.

Taraf devletlerin imza attıkları metinde açıkça kadına karşı şiddetin ve aile içi şiddetin her türü kınanıyor. Şiddetten koruma, şiddeti önleme, gerçekleştiği takdirde etkin bir şekilde kovuşturma yapılmasını sağlama ve ortadan kaldırma; kadınlara karşı her çeşit ayrımcılığın kaldırılmasına hizmet etme, şiddet mağdurlarının korunması ve mağdurlara yardım edilmesi için etkin siyaset izleme, bu amaçlar doğrultusunda uluslararası bir işbirliği sağlama gibi amaçları var. Yine İstanbul Sözleşmesi çatısı altında yürürlüğe giren milli kanunumuz 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun da benzer amaçlarla düzenleniyor.

2010 yılından bu yana öldürülen kadın sayısının azaldığı tek yıl 2011. Ve o da Sözleşmenin imzalandığı ve aslında gerçekten tam anlamıyla uygulandığı tek yıl. 2010 - 2019 arasında 2996 kadın erkekler tarafından öldürüldü. 2011’de İstanbul Sözleşmesi imzalandı; 6284 gündeme geldi:

Veri kaynağı: Kadın Meclisleri

6284 uyarınca hayati tehlike içeren acil durumlarda şiddet fiili mağduru tehdit altındaki kadın direkt olarak kolluk kuvvetlerine başvurabiliyor. Kolluk kuvvetleri de bu kanun kapsamında koruma talebinde bulunan kişinin uğradığı şiddet neticesinde hayati tehlikesi bulunduğuna hükmederse, sonradan aile mahkemesince onaylanması koşuluyla koruma kararı çıkartabiliyor. Her geçen yıl da 6284 kapsamında mahkemelerde onaylanmış kolluk kuvvetleri kararları artış gösteriyor.

6284 sayılı kanun kapsamında Asliye ve Aile mahkemelerinde onaylanan kolluk kuvvetleri kararları:

Veri kaynağı: T.C. Adalet Bakanlığı

Yine 6284’ün korumasından faydalanan başvurucuların sayıları da her yıl katlanarak artıyor.

Kadına yönelik şiddet davaları - 6284 sayılı kanun kapsamında talep edilen koruma karar davalarının yıllara göre dağılımı:

Veri kaynağı: T.C. Adalet Bakanlığı

Sözleşmenin ortaya çıkış sürecinden biraz bahsetmek gerekirse

Yaygın kanının aksine sözleşme müzakereleri İstanbul’da gerçekleşmedi. O dönemde Avrupa Konseyi’nde Türkiye’nin dönem başkanlığı sebebiyle sözleşme metni İstanbul’da imzaya açıldığından sözleşme bu şekilde kodlandı. Yaklaşık 2 yıl süren sözleşme müzakerelerinde Avrupa Konseyi üye devletlerinin yanında gözlemci sıfatıyla Konsey’e üye olmayan devletlerin delegeleri de yer aldı. Bu delegeler arasında ülkelerin önde gelen ceza hukukçuları, sosyologları vardı. Türkiye delegesi ise daha önce BM düzeyindeki 9 temel insan hakkı sözleşmesinden biri olan Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi (CEDAW) için de çalışmış olan kadın hakları konusunda uzman çalışmacı Prof. Dr. Feride Acar idi.

Prof. Dr. Feride Acar

Hatta kendisi için çeşitli yerlerde “İstanbul Sözleşmesi’nin mimarı” olarak da bahsedildiğini görebilirsiniz. Türkiye de İstanbul Sözleşmesine imza veren ilk devletlerden biri. Çok değil, 9 yıl önce, hem de hükümet değişikliği bile yaşanmamışken, öncülüğünü yaptığımız milletlerarası bir sözleşmeye bugün neden karşı çıkıldığını anlayabilmek için sözleşmeyi imzalarken altında bulunduğumuz şartları ve bugün devlet mantalitesinin ne olduğunu incelemekte fayda var.

Sözleşmeden birkaç yıl geriye gidelim:

Yıl 2009. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde bir ilk yaşanıyor. Mahkeme, tarihinde ilk kez aile içi şiddete karşı yurttaşını koruyamadığı gerekçesi ile bir devlet hakkında ihlal kararı veriyor. İhlal kararına mahkum edilen devlet Türkiye. 2002’de Nahide Opuz isimli vatandaş, defalarca kez savcılığa başvurduğu halde eşinin şiddetine karşı devlet korumasından faydalanamadığını iddia ederek AİHM’ye başvuruyor. Eşi tarafından sürekli olarak darp edilen başvurucu birkaç kez de bıçaklı saldırıya ve araçla ezme girişimine maruz kalıyor. Fail eş hakkında ise delil yetersizliği, şikayete bağlı suçlardan şikayetin geri çekilmesi gibi gerekçelerle cezaya mahkumiyet kararı verilmiyor.

Nahide Opuz

Başvurucu vatandaşın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne giderek Türkiye aleyhinde ihlal kararı alması ise ülkede bir utanca sebebiyet veriyor. Çünkü Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf devletlere Sözleşme, pozitif ve negatif yükümlülükler yüklüyor. Bunları amiyane tabirle “Koru, önle, önleyemezsen cezalandır.” olarak ifade etmek mümkün. Mahkeme tarihinde aile içi şiddete karşı vatandaşını koruyamaması sebebiyle ilk kez ihlal alan ülke olduğumuz için biraz uluslararası arenada imaj düzeltmek, biraz da Avrupa Birliği üyeliğinde gerekli kriterleri sağladığımızı göstermek için kadın hakları konusunda aktif ve etkin politikalar uygulamamız gerektiği düsturuyla İstanbul Sözleşmesi’nde öncülerden biri olarak buluveriyoruz kendimizi.

Peki nedir bu İstanbul Sözleşmesi? Hakikaten de yaşatıyor mu?

İstanbul Sözleşmesi esasen bir insan hakları sözleşmesi. Ancak onu diğerlerinden ayıran, sözleşmenin bakış açısı. Buna göre toplumsal cinsiyet eşitsizliği, ayrımcılıkları doğuruyor. Bu ayrımcılıklar da şiddete sebebiyet veriyor. Uygulanan şiddet ayrımcılığı pekiştiriyor. Kadına karşı şiddetin sebebi Sözleşmeye göre, tarihten gelen eşit olmayan bir iktidar ilişkisinin yansıması, Ve bu ilişki de ayrımcılığa sebebiyet vererek kadınların güçlenmesine ve ilerlemesine engel teşkil ediyor. İstanbul Sözleşmesi tam da bu kısır döngüyü kırmayı hedefliyor. Döngünün kırılması için her alanda izleme yapılması ve müdahalelerde bulunulması gerektiği ilkesiyle hazırlanıyor. Bu perspektifi sebebiyle insan haklarına yönelik diğer milletlerarası sözleşmelerden daha derin bir niteliği olduğu da rahatlıkla iddia edilebilir. Sözleşme, devletlere daha etkin politikalarda bulunularak hem kadına karşı hem de aile içi şiddetin kontrol altına alması yükümlülüğünü getiriyor. Bu bağlamda Sözleşmenin kontrol ettiği bir mekanizma olarak 6284 sayılı Kadına ve Aileye Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’u kabul ediyoruz. Yaygın bir başka kanının aksine bizim uyguladığımız kurallar da aslında kendi milli kanunumuz. İstanbul Sözleşmesi’nin maddelerini değil, 6284 sayılı Kanun’u uyguluyoruz ve Sözleşme de bizim kanunumuzu gereği gibi uygulayıp uygulamadığımızı, devlet politikalarının kanuna uygun olup olmadığını inceliyor.

İstanbul Sözleşmesi’ne kısa bir ara verip 6284’ten ve koruma altına aldıklarından bahsetmek gerekirse; 1998’de 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunumuz vardı ancak pek çok anlamda yetersizdi. Aile içi şiddete karşı etkisizliğin yanı sıra, Avrupa Birliği adaylığı başvurusunda bulunan devletlerin tam üyeliğe kabullerinde aranan kriterler olan Kopenhag Kriterleri’ne de uyumsuzdu. Bu nedenle İstanbul Sözleşmesi perspektifine uygun hazırlanan 6284 sayılı Kanun ile eski kanun yürürlükten kaldırıldı.

Kadınlar, Çocuklar, Israrlı takip mağdurları...

İstanbul Sözleşmesinin iç düzenlemesi olan 6284, birtakım koruyucu ve önleyici tedbirleri içeren bir kanun. Koruma altındaki ilk grup kadınlar. Öyle ki 18 yaşından büyük küçük fark etmeksizin, evli bekar, uyruğuna bakılmaksızın tüm kadınları koruma altına alıyor. Kadının maruz kaldığı şiddetin özel alanda veya kamusal alanda gerçekleşmiş olmasının da koruma kapsamına girilmesinde bir farkı bulunmuyor.

Koruma altındaki diğer bir grup çocuklar. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m.6/1-c ve 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu m.3/1-a uyarınca kişi erken yaşta ergin olsa bile 18 yaşını doldurmamış ise çocuk kabul edilir. 6284 de paralel şekilde, 18 yaşını doldurmamış tüm çocukları koruma kapsamına alıyor.

Koruma altındaki diğer bir grup ısrarlı takip mağdurları. Israrlı takip görece yeni bir kavram, ceza kanunlarımızda da direkt olarak tanımı yapılmamış. Ancak takip altındaki kişinin güvenlik duygusunu zedeleyen, ruh sakinliğini bozan, kişiyi çaresizliğe, endişeye ve korkuya sürükleyen fiiller; ısrarlı takibe konu eylemler olarak tanımlanabilir. Israrlı takip, ceza kanunlarınca suç kabul edilen bir eylemle (örneğin tehdit, hakaret) birlikte olabileceği gibi tek başına da yapılabilir. Her ne kadar tek başına yapıldığında cezai anlamda konusu suç teşkil etmeyen bir fiil gibi dursa da 6284 sayılı Kanun sayesinde ısrarlı takip mağdurları da kanun korumasından yararlanarak kendilerine yönelik olarak sürekli takipte ve tacizde bulunan kişilere karşı koruma yoluna başvurabiliyor.

Ve nihayet, kanunun koruma altına aldığı dördüncü bir grup aile bireyleri. Aile bireyleri kavramını karı-koca-çocuklardan çok daha geniş yorumlamak mümkün. Öyle ki kişiler aynı konutu paylaşıyor olabilecekleri gibi, aynı konutu paylaşmasalar da aileden kabul edilebilirler. Aralarında kan bağı bulunması da şart değil. Ailenin özellikleri, somut anlamda tecrübeleri göz önünde bulundurulduğunda aileden kabul edilebilecek kişiler de aile bireyleri kapsamına giriyor. Aile bireyi olarak kabul edilen kişilerin birbirlerine uyguladıkları şiddete karşı da 6284’ün korumasından yararlanılabiliyor.

Şu da önemle ifade edilmeli ki, ısrarlı takip ve aile bireyleri korumasından zannedildiği gibi yalnızca kadınlar faydalanmıyor. Erkeklerin de pekala yakın ilişki şiddetlerine maruz kaldıklarına şahit olunabiliyor ve başvurdukları takdirde erkekler için de koruma tedbirlerine hükmediliyor.

Özetlemek gerekirse

6284 sayılı Kanun, İstanbul Sözleşmesi çerçevesinde hazırlanan bir kanun ve şiddete derhal çözüm arayışında. Kanun uygulanırken de İstanbul Sözleşmesi’ne dayanarak uygulanıyor. Daha önce de belirtildiği üzere Sözleşme bakış açısına göre kadına yönelik şiddet, esasen bir toplumsal cinsiyet eşitsizliği sorunu ve bu şiddet şüphesiz ki insan haklarının ihlali. Kadınlara, kadın oldukları için, cinsiyetlerinden ötürü uygulanan ayrımcılığın tezahürü. Bu nedenle kadınların cinsiyetlerinden ötürü uğramadıkları şiddet bu kanunun koruması kapsamında yer almıyor. Örneğin bir otoparktaki park yeri kavgası sonucu, kişilerin cinsiyetlerinden bağımsız olarak gerçekleşmiş bir saldırıda 6284 korumasından değil, genel nitelikli ceza kanunlarının korumasından faydalanılıyor.

Tartışmalar

Hiçbir insan evinde, iş yerinde, dışarıda şiddete maruz kalarak yaşamak istemez. Özellikle de kadın bireyler. İstanbul Sözleşmesi de bu talebe dönük olarak şiddetsizliği dile getiren, şiddete karşı mücadelede belirli standartların oluşması gerektiğini savunan ve şiddete engel olmaları için devletlere çeşitli resmi yükümlülükler ve sorumluluklar getiren bir belge. Bir insan hakları sözleşmesi, şiddetsizlik çağrısı. Bağımsız ve tarafsız 10 kişiden oluşan Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddete Karşı Eylem Uzman Grubu (GREVIO) adlı mekanizma tarafından da İstanbul Sözleşmesi’nin taraf devletlerce uygulanışı izleniyor. Peki şiddeti, özellikle de kadına şiddeti engellemek için imzalanmış bir sözleşmeye karşı neden tepkiler oluşuyor? Bugün herhangi bir televizyon kanalını açtığınızda veya online yayıncılık yapan platformlar üzerinden İstanbul Sözleşmesi ile ilgili fikirlerin beyan edildiği programlarda toplumun her kesiminden kadın bireylerin de İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesine yönelik olarak yaptıkları çağrıları görebilirsiniz.

Bu kişiler hangi gerekçelerle bir insan hakları sözleşmesinin zararlı olduğunu iddia ediyorlar? Bu iddialara karşı Sözleşme taraftarları hangi argümanları sunuyorlar? İnceleyelim.

Sözleşmeye karşı olarak ilk ve en yaygın tepki, sözleşmenin LGBT+ gruplarını “meşrulaştıracağı endişesi”. Bunun gerekçesi ise Sözleşmenin 4. maddesi. “Temel haklar, eşitlik ve ayrımcılık yapılmaması” başlıklı bu maddenin üçüncü fıkrasında sözleşmeye taraf devletlerin ayrımcılıkla mücadele etmeleri sorumluluğu detaylı bir şekilde açıklanmış. Söz konusu fıkrada hiçbir temele dayanılarak ayrımcılık yapılmaması gerekliliği düzenlenirken örnek olarak “cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi görüş, sağlık durumu, medeni hal, göçmenlik…” gibi 20’ye yakın gruba yer verilmiş. Bu gruplar arasında “cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği” ifadelerine de düzenleniyor. Tepki gösteren kesime göre sözleşme metninde açıkça cinsel yönelim ifadesinin kullanılmasıyla birlikte klasik heteroseksüel bireylerin dışındaki bireyler “meşrulaşıyor” ve bu da geleneksel Türk aile yapısının bozulmasına sebebiyet verecek. Sözleşme taraftarlarının da elbette ki Sözleşmeye yönelik olarak “meşrulaşma” tepkisinin haksız olduğuna dair cevapları var. Zira taraftarlara göre anılan maddede bu gruplar örnek kabilinden sayılıyorlar ve bu gerekçelerden ötürü kendilerine ayrımcılık uygulanmaması gerektiği, taraf devletlerin korumalarından faydalanırken bu kimliklerinin önlerinde bir engel oluşturmaması gerektiği düzenleniyor. Yani iddia edildiği üzere Sözleşme ile gruplara herhangi bir yasal statü sağlanmıyor veya evlenme hakkı, evlat edinebilme hakkı vs. getirilmiş değil. (Bu hakların getirilmesi konusu bambaşka bir tartışmanın konusudur, bu yazıda yalnızca yöneltilmiş iddialar somut olarak incelenmiştir.)

Sözleşmeye karşı olanların tepki gösterdikleri bir diğer nokta, toplumdaki geleneksel cinsiyet algısının bozulacağı endişesi. Bu endişeye ise Sözleşmenin Tanımlar başlıklı 3. maddesi gerekçe gösteriliyor. Madde metninde toplumsal cinsiyet, “herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler olarak anlaşılacaktır.” şeklinde  tanımlanıyor. Özetle toplumsal cinsiyet denilen şey, toplumların yükledikleri kalıp roller. Sözleşme de toplumun kadınlara ve erkeklere yükledikleri bu niteliklerin hiyerarşik bir sisteme dönüşünün engellenmesini istiyor. Toplumsal cinsiyet eşitliği, kadının erkeğin aynı olması demek değil. Yüklenilen bu özelliklere uygun davranma yükümlülüğünün taraflardan biri üzerinde tahakküm kurma aracı olarak kullanılmasının önlenmesi. Pek çok siyasiler, yazarlar -ve bir kısmı da kadın olmak üzere- sözleşmede yer verilen bu ifadelerin marjinal grupların çıkarlarına hizmet etmekten öte amacı olmadığı söylemlerinde bulunuyorlar. Toplumsal cinsiyet kavramı irdelendiği takdirde kadınların erkekleşeceği, erkeklerin kadınlaşacağı, toplumun cinsiyetsizleşeceği ve sonucunda aile kurumunun içinin boşalacağı iddia ediliyor.

Sözleşmenin geleneksel Türk kültürüne aykırılık gösterdiğini iddia eden kesimin bir iddiası da sözleşme metninde 12. ve 42. maddelerde yer verilen “töre” ifadesi. Sözleşmeye göre kültür, töre, din, gelenek, namus gibi kavramlar gerekçe gösterilerek hiçbir şiddet eyleminin meşrulaştırılmaması gerekiyor.  Taraf devletler de bu gerekçelere sığınarak şiddet eylemi gösterilmesini engelleme, engelleyemediği takdirde cezalandırma yükümlülüğü altında. Devletin töre ve gelenek adı altında şiddetle mücadele etmesi için gerekli yasal veya diğer tedbirleri almayı taahhüt etmesi, “gelenekselci” kesim tarafından kültürün yozlaşması olarak nitelendiriliyor. Sözleşmeyi benimseyen ve layıkıyla uygulanmasını talep eden taraflara göre ise, sözleşme yalnızca şiddet eylemlerinin karşısına geçmeyi hedefliyor.

İstanbul Sözleşmesinin iptalini isteyen Türkiye Düşünce Platformu heyeti.

İstanbul Sözleşmesine erkeği evinden ayırdığı, bu nedenle aile yapısını parçaladığı gerekçesiyle 52. maddeye yönelik olarak da ağır eleştiriler mevcut. “Acil durumlarda uzaklaştırma emirleri” başlıklı bu maddede aile içi şiddet failinin gerekli görüldüğü takdirde şiddet mağdurunun veya risk altındaki diğer kişilerin bulunduğu ikametten ayrılmasının sağlanması düzenleniyor. Yine gerekli görüldüğü durumlarda taraf devletlere yüklenen yükümlülüklerden bir diğeri de aile içi şiddet failinin, mağdur veya risk altındaki diğer kişilerle temasının yasaklanmasının sağlanması. Devam maddesi 53. maddede de engelleme ve koruma emirleri daha detaylı bir şekilde düzenleniyor. Bu maddelere yönelen eleştiriler, aile içi şiddet vakalarında aileyi uzlaştırmak, birleştirmek yerine dağıttığı ve parçaladığı yönünde. Bu şekilde bir hareket ise toplumun kültür, edep, namus gibi kavramlarının değersizleştirilmesi için “bilinçli” olarak getirilmiş düzenlemelerden ibaret.

Sözleşmenin ve beraberinde getirdiği kanunun öneminden, sözleşmeye yöneltilmiş eleştirilerden ve bu eleştirilere getirilmiş eleştirilerden bahsettim. Sonuç olarak Sözleşmenin ve Kanunun tek başına varlığı bir anlam ifade etmiyor. Teoride kalmadan uygulanması gerekiyor. Nitekim bu zaten taraf devletlere getirilmiş uluslararası bir yükümlülük. Sözleşmeye taraf olmamızın amacı uluslararası imajımızı düzeltmek, Avrupa Birliği’ne “Ben de varım!” demekten ziyade kadınların sırf kadın oldukları için ayrımcılığa ve bu ayrımcılığın doğurduğu şiddete maruz kalmalarının önlenmesi olmasını dilerim. Sözümüzün “söz” olmasını dilerim. Sözleşmenin feshedilmesi yerine nasıl daha iyi ve etkin araçlarla uygulayabileceğimizi tartışacağımız günlerin gelmesini dilerim.

Kaynaklar

  • Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi Tam Metni, İstanbul, 11.V.2011
  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Opuz v. Türkiye, Başvuru Numarası: 33401/02, Karar Tarihi: 09.09.2009 (http://hudoc.echr.coe.int/tur?i=001-92945, Son Erişim Tarihi: 23.07.2020)
  • Doğru, Osman/ Nalbant, Atilla (2012), İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli Kararlar 1. Cilt, Ankara:Şen
  • Moroğlu, Nazan(2012), Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi: 6284 sayılı Yasa ve İstanbul Sözleşmesi, Türkiye Barolar Birliği Dergisi 2012, s.357-380
  • Bakırcı, Kadriye (2015), İstanbul Sözleşmesi, Ankara Barosu Dergisi 2015/4, s.133-204
  • Veriler: Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü, T.C. Adalet Bakanlığı

Bu içeriğin her türlü sorumluluğu yazara / yazarlara aittir.