Televizyonlar, telefonlar, tabletler... Dört bir yanımız ekranlarla dolu. Kimimiz ofislerinde, kimimiz kütüphanede saatlerce bilgisayar başında oturuyor, küçük ekranlarında küçük yazılar okuyor ve yazıyor. Haliyle gözlerimiz yoruluyor. Bazen ekranlardan gelen mavi ışıktan korunmak için, bazen de görmede yetersizlik sebebiyle gözlüklerimiz bize yardımcı oluyor. Günümüzde bazen de aksesuar olarak kullanılmaya başlayan gözlükler, tarih boyunca şu andaki albenilerine sahip değildiler. Peki gözlükler sadece tıbbi birer araç olmayı bırakıp podyumlardaki yolculuklarına nasıl başladı?
Dinlediğimiz şarkılar, izlediğimiz filmler, yaptığımız sporlar, öğrenmeye başladığımız dilde kat ettiğimiz ilerlemeler bize özgü şeyler, karakterimizi oluşturan mozaikte birer parça. Yeni yıl yaklaşırken tüm yıl boyunca neler yaptığımızı görüp eskiyi hatırlamak, ilerlememizle gurur duymak ve kendimizi geliştirmek için önümüzdeki yılda kültür ve kişisel gelişim sepetimize eklemek istediklerimizi planlamak hepimiz için normalleşmiş bir ritüele dönüşmüş durumda ve daha iyi bir versiyonumuz olmak için çalışmakta yanlış bir şey yok. Daha öncesinde belki günlüklerimizde yazılı "yeni yılda izlenecek filmler, ilerletmek istediğim dil" listeleri şu an dijitalleşmiş durumda ve her yıl sonunda bize bir "wrap" halinde sunuluyor. Bize dair her şeyin "verileşmesi" nasıl oldu da normalleşti?
Çoğumuz için Formula 1, sadece pazar günleri ekrandan geçen renkli şasiler ve karmaşık istatistiklerden ibaret olabilir. Ancak o karbon fiber yığınının tam merkezinde, kalp atışları dakikada 190'a çıkmış, korkuyu çoktan vites kutusuna hapsetmiş ve her virajda fizik kurallarıyla pazarlık yapan bir "dev" oturur. Bu spor, sadece mühendisliğin değil, aslında 300 km hızla giderken zamanı bükmeye çalışan o saf insan hırsının hikâyesidir. Kaskların ardındaki ruhu, F1'i bir spordan çok daha fazlası yapan o mirası beraber inceleyelim.
Kediler için "nankör" diyenler aslında büyük bir yanılgının içine düşüyor. Onlar sadece geçmişteki tanrılık statülerini unutmuyorlar, itaat etmiyorlar ama çeşitli yollarla sevgilerini size gösteriyorlar. Antik Mısır'ın tütsü kokulu tapınaklarından günümüzün viral, hepimizi ekrana kitleyen tatlı kedi videolarına uzanan serüvenleri, aslında insanın doğayla kurduğu en inişli çıkışlı ve en derin, güzel bağın hikayesi. Sahiplenilmeyi ve itaat etmeyi reddeden, kafasına eseni yapan, sadece bize "eşlik etmeyi" seçen minik patili aristokratların, tarihin tozlu sayfalarından modern psikolojinin merkezine nasıl sızdığını ve bizlerle sessiz şekilde kurduğu eşsiz iletişime göz atalım.
Her fitness ile uğraşan bireyin shakerdaki beyaz tozla tanışma anı vardır. Spora ilk başladığımızda supplement köşesine sanki yasaklı madde satılıyormuş gibi uzaktan bakıyorduk. Hele ki bir kadın olarak "kreatin" kullanmaya karar verdiğinde, çevrenden gelen "Sakın kullanma, erkek gibi olursun" ya da "Böbreklerini bitirirsin" uyarılarına hazırlıklı olman gerek. Peki, gerçekten bu beyaz toz bizi bir gecede Hulk’a mı dönüştürüyor yoksa sadece daha iyi bir antrenman mı vaat ediyor?
Müzik tarihinde çoğu grup spot ışığını, kamera flaşlarını ve popüler kültürün parçası olmayı sevmiştir. Tam tersi bazı gruplar da kendi köşelerinde, herkese hitap etmesi ve en çok dinlenenler listelerinde üst sıralarda yer alması için değil, kendi estetik doyumları için müzik yapmış, böyle tatmin olmuşlardır. New York çıkışlı alternatif rock grubu Blonde Redhead, otuz yılı aşkın kariyeriyle, bu tanımın sözlük karşılığı. Blonde Redhead müziği anlaşılmayı beklemeyen, adeta hayatınıza sızan, deneyselliğiyle öne çıkan, Kazu Makino’nun ve Pace ikizlerinin güçlerinin birleşimiyle bambaşka bir deneyim.
İlk bakışta sadece Z kuşağının yeni bir eğlencesi gibi görünen bu akım, aslında yüzeyin hemen altında dijital kültürün, parasosyal ilişkilerin ve modern beğeni algımızın nasıl değiştiğine dair ilginç ipuçları barındırıyor. Bu pastanın altındaki sosyolojik katmanlara biraz daha yakından bakmaya ne dersiniz?
Binlerce takipçi, bitmek bilmeyen grup sohbetleri ve ışığı hiç sönmeyen ekranlar... Peki, neden bu kadar 'çevrim içiyken' hiç olmadığımız kadar yalnızız? 'Bed rotting' (yatakta çürüme) akımından mükemmellik filtrelerinin arkasına saklanan maskeli ilişkilere kadar, dijital çağın içini boşalttığı insan ilişkilerine dair sarsıcı bir yüzleşme.
























