Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu, İtalo Calvino

Öncelikle şunu vurgulamak istiyorum: kitabın kesinlikle hareket ettirme (fiziksel, duygusal ve düşünsel olarak), yönlendirme gücü çok açık biçimde karşımıza çıkıyor. Ayrıca kendi dünyasına ilk cümleden itibaren alıyor ve bizi oraya hapsediyor.

Değerlendirmeme kitapla kurduğum ilişkiden bahsederek başlayacağım. Eğer dışarısı, içeriden daha kötü koşullardaysa hapsedilmenin iyi bir seçenek olabileceğini bu kitapla deneyimledim. İçinde bulunduğum toplumun ve ruh halimin berbat hissettirdiği bir günde ellerimdeydi, Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu. Bu yüzden mutlu veya umutlu bir okurun deneyimi değil bu değerlendirme. Kaçışımı sağlamıyordu (ki kaçmayı ben de istemezdim eğer isteseydim bunu da sağlayacak bir gücü vardı) ama ardı ardına yarım kalan romanlar, yazarın araya girip bir roman okuduğumu tekrar ve tekrar hatırlatması içimde büyük bir rahatsızlık duymama neden olarak beni kendi sorunlarımdan uzaklaştırıyordu. Bu kitap, içine herkesi alan dolayısıyla içinde hiç kimseyi barındırmayan bir yolculuğa çıkarıyor bizi.

İlk sayfadan itibaren çelişki içine giriyoruz. Calvino, öncelikle en rahat edeceğimiz konumu bulmamızda bize yol gösteriyor, seçenekleri hatırlatıyor “İşte buldum” dediğimiz anda “Elbette, insan kitap okumak için en ideal duruşunu asla bulamaz” cümlesiyle karşılaşıp ona hak veriyoruz. Dolayısıyla kitap boyunca en ufak şeyden bile rahatsız olabiliyor ve roman ile baş başa kalmak istiyoruz.

Bildiğimizi bilmediğimiz tarzda anlatıyor Calvino

Calvino, “Senin ezbere bildiğin bir yer” olan istasyonu anlatacağım diyerek aslında o yeri bilmediğimizi veya bildiğimiz bir yeri bilmediğimiz bir tarzda anlatacağını iddia ediyor. Her şeyi baştan açıklayan Calvino, “Dikkatli ol: bu seni ağır ağır içine almayı, sen farkına varmadan olaya dahil etmeyi amaçlayan bir sistem, bir tuzaktır” cümlesi ile bizim konsantre olmamızı ve kuşku ile okumamızı sağlıyor. “Ya da yazarın kararsızlığı hala sürmektedir; kaldı ki okur olarak sen de ne okumaktan hoşlandığın konusunda emin değilsindir” diyerek metin üzerinde yazar-okur ortaklığı kuruyor. Devam eden sayfalarda da herkesin başına gelebilecek olan treni kaçırma olayı üzerinden, okuru yazarla özdeşleştirmenin kolay fakat tehlikeli olabileceğini belirtiyor. Yani bize yazarla özdeşleşebilme imkânı sunarken ikimizin konumunu da hatırlatıyor.

İstasyona gece gelenlerden bahsederken, istasyonun; güncel “açık başka bir mekân kalmadığı için”, tarihsel “bir zamanlar dünyanın geri kalanıyla iletişim kurabildiği tek nokta” işlevlerinden bahsediyor. Calvino, roman boyunca belirsizlik yaratarak kafa karıştırıyor. Ayrıca, “… ama belki de onların (ya da benim ya da senin) yorgunluğunun bir gölgesidir” cümlesiyle bizi romanın içine alıyor ama tek karakter üzerinden değil; neredeyse tüm karakterler; hem yazar, hem okur, hem karakter olabiliyor. Bu da biz okurların pek karşısına çıkan bir tarz olmadığı için kafamız karışık bir halde okumayı deneyimliyoruz. Bize, ne okumak istediğimizi ama bunu bildiği halde az ipucu verdiğini söyleyerek can çekiştiriyor. Yine başka bir bölümde “Bu genç Hanım Sultan’a ilişkin daha fazla şey öğrenmek istiyorsun…” diyerek merakımızın farkında olduğunu söylüyor ve Marana adlı karaktere sayfaları bu doğrultuda doldurtuyor. Bazen bir kitap okurken, kitaptan kopar başka şeyler düşünmeye başlarız ya tam kopacağımızı hissettiği yerde Calvino, “yoksa mırıldandığım bölük pörçük cümlelerden yazar mı bu sonucu çıkarıyor bilmiyorum” dedirtiyor bize. “Yazarı mı ben yönlendiriyorum yazar mı beni parmağında oynatıyor” diye sinirlenecek olsak da kitabı elimizden bırakamıyoruz.

Oyunun kurallarını yazar yanımızda belirliyor

Calvino, okura şunları hissettiriyor; bir oyunun içine düştüm, oyunda kuralları yazar belirliyor hatta kuralları baştan değil, oyunu oynadıkça söylüyor. Ama aslında benim ne istediğimi çok iyi biliyor ve ona göre yol alıyor. İstersem bırakabilirim okumayı neden bırakamıyorum? Çünkü kitabın sonunu merak ettiğim kadar şu an okuduğumdan sonra gelecek olan cümleyi de aynı heyecanla merak ediyorum. Bakalım yazar daha neleri bilecek? Sanki bir medyum! Yanılacak mı? Yazarın bazen önünden bazen arkasından ve genellikle yanından ilerliyoruz. Zaten yazarın üslubunun en çarpıcı yanı; bizle dalga geçer gibi hissettiğimiz anlarda bile neden okuduğumuzu sorgulatırken arkasından sürükleyebilmesi.

Üçüncü kez kitabın yarıda kaldığını görünce sinirlenmemizi sağlıyor. Okumanın meşakkatli bir iş olduğunu ve bize sabrı, “sabrı öğrettiğini” söyleyerek öğretiyor. Yere fırlattırdığı kitabı elimize aldırtıyor ve tozunu silkeletiyor. Okura ne diye haykıracağını söyleyip kendisini yönlendirmesinin ipucunu veriyor. Karşımıza, Irnerio adında bir karakter çıkarıyor ve bize bir kitap okurken “okumayı” sorgulatıyor. Okumamayı tercih eden birinin ağzından, yazılı malzemelerin kölesi olduğumuzu hatırlatıyor. Aslında bu cesaretli hatırlatmayla okumayı bırakmamızı göze alıyor ama bir taftan da bu hatırlatmayla kendi yazdığı ve bizim şu anda elimizde tuttuğumuz kitabın, köleleştiren yazılardan farklı olduğunu düşündürtüyor.

Tüm yazılar şimdide veya gelecekte birisi okusun diye yazılır, düşüncesini söylüyor kitap bize. Buna örnek olarak odasından sahildeki kadını dürbünle izleyen yazarın şu cümlesi verilebilir: “Yazmak üzere olduğum cümlenin, kadının şu anda okuduğu cümle olmasını istiyorum.” Çarşamba akşamı tutulan bir günlüğe, “Gün gelir de birileri okur mu bilmiyorum” cümlesiyle başlayan bir karakter sayesinde bize, yazının; bir günlük bile olsa bir gün birileri okusun diye yazıldığını düşündürtüyor. Yine o günlüğü yazan karakter; dilin yıllar sonra değişeceğini, cümle yapılarının köhneleşeceğini, anlamların kayacağını düşünerek dilin dönüşüme uğrayacağının ön kabulüyle yazıyor. Günlüğü yazan karakter, okuyucuya yalnızca kendi için önemli olan zamanın detayını yazıyor. Örneğin; pazartesi, salı derken çarşamba gününe ayrıca çarşamba akşamını da ekliyor. Bu da bize aslında her şeyin yazarın elinde olduğunu gösteriyor.

”Bütün kitaplar ötede devam eder…”

“Bütün kitaplar ötede devam eder…” sözü biz okurlar için oldukça önemli. Çünkü yazarın yazdığı anda okuyamayacağımız için, bir dakika sonra veya bir asır sonra yani gelecekte olan biziz ve düşüncemizde kitabı bizler devam ettirecek güçte olanlarız. Burada yazar kitabı bitirdikten sonra artık metin onun kontrolünden çıkıyor ve gelecekteki okurun kontrolünde devam ediyor. Ludmilla’nın “Okumak, olmak üzere olan ve şimdilik kimsenin bilmediği bir şeye doğru ilerlemektir” tanımı ile yazar bize okurun bilme arzusunu okumakla giderebileceğini söylüyor. İlerleyen bölümlerde okumanın yalnızlık olduğunu, iki kişi bir arada olduğunda bile insan yalnız başına okur diyerek tüm okuma deneyimlerinin yalnız edinileceğini vurguluyor. Dolayısıyla yazmak gibi okumak da yalnız gerçekleşiyor ama birbirleri olmadan da iki eylem de gerçekleşmiyor. Ortak bir sentez oluşturuluyor. Calvino, “Yanlış sözcük kullanmak istemem” diyerek, değiştirdiği cümlenin ilk ve sonrakini halini okurun önüne sunarak bize sözcük seçiminin önemini gösteriyor. “Her sözcüğün altında bir hiçlik var” diyen yazar ne demeye çalışıyor bize? “Cümle, hiçlikten oluşan bir varoluş mudur” sorusu beliriyor aklımızda. Calvino’nun bizi karakter yapması ve bizi istediği gibi oynatması çift aşamalı bir yönlendirme içinde olduğumuzu hissettiriyor.

“Ben bir okurum, yalnızca okur, yazar değilim” cümlesiyle popülerleşen yazma ve çok yazıp para kazanmayı tek hedef haline getiren sözde yazarlara bir atıf olduğunu hissediyoruz. Bir de okumadan yazanlara karşılık yalnızca okuyan bir karakter koyuyor. Ayrıca “Köyümde az kitap vardı, ama okurdum, işte o zaman gerçekten okurdum” cümlesiyle modernleşen dünyada okumaya vakit kalmama bahanesi; standart, sanki bir makineden çıkmışçasına nicelik olarak çok ama niteliksiz kitaplara karşın görece modernleşmeyen köyde az ama nitelikli kitaplara daha çok zaman ayırarak okunabileceğinin sinyalini veriyor.

Hanım Sultan’nın işbirlikçilerle içine girebileceği devrimci komplolarından çekinen Sultan, kitapları Marana’ya çevirttiriyor ve hepsinin yarıda kalmasını sağlıyor. Burada biz okur ile Hanım Sultan’ın ortak noktamız; devrimi gerçekleştirme isteğimiz oluyor. Hanım Sultan, siyasi bir devrim gerçekleştirmek isterken yarım kalıyor, bizim devrimimiz de bu okuduğumuz öyküleri yarıda kalmadan finale ulaşmamız olacak. Ama ikimizin de devrimlerinin gerçekleşmeyeceğini hissettiğimiz halde bu yoldaki çabamızı bırakmamamız, yine karakterle ortak bir hisse kapılmamızı sağlıyor.

Calvino, “Bu kitabın iletmesi gereken ilk duygu…” diyerek yine bize baştan bir şeyi kabullendiriyor, görünmez bir sözleşme imzalatıyor adeta. Kitabın başlarında şunu düşünüyorsun diyen yazar, ortalarında şunu hissetmen gerek diyerek bu sefer duygularımızı yönlendiriyor. Kitapta, yedinci bölüme kadar Erkek Okur ile bizi özdeşleştiren yazar bir anda devreye Kadın Okuru sokuyor. Sonraki sayfada gözlemi kuvvetli olan Calvino, Kadın Okur ile kadınların ortak yaşamlarını, kendilerine sorulmasını istedikleri soruları ve vermek istediği cevapları tüm okurlara verdirtiyor.

“Her şey daima daha önceden başlamıştır…”

“Her şey daima daha önceden başlamıştır, her romanın ilk sayfasının ilk satırı, kitabın dışında olmuş bir şeye göndermedir” cümlesi bize şunları düşündürtüyor; ben kitabın tam olarak dışındayım ve gönderme de kitabın dışında olmuş bir şeye yapılıyor dolayısıyla gönderme ve ben aynı yerdeyiz. Gönderme, kitapta geçtiğine göre ikimizde kitabın içindeyiz. Aslında bir belirsizlik içindeyiz, kitap bizi içine alırken tam olarak dışarıda konumlandırıyor.

Ayrıca Kadın ve Erkek Okuru birbirinin okuma nesnesi haline getiren Calvino, romanın neredeyse yaratıcısı haline getirdiği okurları bir anda özneden nesne haline getirerek bizi afallatıyor ve huzursuz hissetmemizi sağlıyor. “Bize gerçeği söyleyebilecek tek bir kişi var: yazar” diyerek okur, romanda her ne kadar özne gibi hissetse de asıl yaratıcının yazar olduğunu hatırlatıyor. Flannery, güncesinde diyor ki; “Bir tarafsızlık içinde okumayalı kaç yıl oldu? Yazmam gerekenle arasında ilişki kurmadan, başkasının yazdığı bir kitaba teslim olmayalı kaç yıl oldu?…Yazının kölesi olalı beri benim için okuma keyfi kalmadı.” Bu cümleler, biz okura eğer elimizdeki kitabı bir karşılığı olmadan, kendimizi yalnızca kitaba teslime ederek okuyorsak ne kadar şanslı olduğumuzu hatırlatıyor. Eğer bir karşılık için örneğin para veya not için okuyorsak ne kadar sıkıcı ve keyif almadan okuyacağımızı söylüyor. Okurken yalnız ve görece özgür olabilecekken yani metinle baş başa kalabilecekken; araya o paranın, işin veya notun düşüncesinin girerek sancı verici olacağını hatırlatıyor. Aynı çevirmenin araya girdiği gibi; metin-yazar-okur diyalektiğini bu kez çıkar düşüncesi bozuyor.

Yazar olmasaydı yazı olur muydu?

Flannery’nin, “Olmasaydım, ne güzel yazardım!” cümlesi ile başlayan, bizi varlık ve hiçliğin yazması üzerine düşündürten paragrafın sonunda biz okurları “Hayır!” diye haykırmaya zorluyor. “Hayır Flannery, bu sözcükleri yazan sen! Sen, var olmalısın, yoksa metin olsa bile öksüz kalırdı. Ki biz okur da öksüz kalırdık” hissi yoğunlaşıyor. Çünkü yazarsız ne metin olur ne okur. Romanda, karşımıza huzursuz yazar ile üretken yazarın yazma deneyimleri tüm çıplaklığıyla çıkıyor. Birbirlerine karşılıklı duydukları hayranlık, içlerindeki huzursuzluk, kıskançlık, merak duygularını görüyoruz. Ve eğer birbirlerine benzemeye çalışırlarsa kendilerine özgü bir yapıt ortaya koyamayacaklarını aynı veya benzer bir yazı ortaya çıkacağını anlıyoruz. Bu da ikisini de kendi yapmıyor, o yüzden birbirlerine benzemeye çalışmak yerine kendi oldukları yerde gelişmeye çalışmaları gerektiğini düşünüyoruz.

Kitabın sayfalarını kapatıyoruz, kitabı değil!

Calvino sekizinci bölümün sonunda gelecekte neler olacağını kuru bir dille söylüyor. Yazar, bir okuru en sinirlendirecek şeyin; kitabın okumadığı sayfalarında olacak şeylerin söylenmesi olacağını elbette çok iyi biliyor. Fakat okurda şu düşünceyi oluşturuyor; “Neler olacağını sana söylüyorum, okumaya devam etmek veya etmemek senin tercihin ama şunu unutma sana bildiğini bilmediğin gibi anlatacağım. Zaten edebiyat bildiğin bir şeyi bilmediğin bir tarz da anlatmaktır.” Bildiğimiz tren istasyonundan uçak yolculuğuna okuma deneyimini Calvino’nun üslubundan okuyoruz. Yarım kalan romanlar hakkında “Belki de şimdi okuduğun romanları sonuna kadar okumana izin verilecektir” diyerek kuşku dolu bir umut veriliyor.

Yarıda kesilen son romanın sonunda, sonsuza dek süren bir boşluktan ve un ufak olmak üzere olan dünyadan bahsediliyor. Biz de bu romanın, kitabın başında verilen şemadaki kıyamet romanı olduğunu anlıyoruz. Diyoruz ki içimizden; “İşte kıyamet romanı, yani romanın da dünyanın da sonuna geldik” ama bir bakıyoruz kadın, erkekten kendini kafeye davet etmesini istiyor. Romanın da dünyanın da devamının olabileceği ipucuyla baş başa kalıyoruz. Şu ana kadar ki tüm başlıklardan oluşan ne başı ne sonu olan bir roman oluşturuyor yani 10 başlıklı, bir başlıksız olmak üzere 11 yarım roman bulunuyor kitapta. Son olarak Erkek Okur ile Kadın Okuru evlendirerek romanına noktayı koyuyor fakat bunun da romanın sonu olmadığını biliyoruz ve romanı bugünde ve ötede devam ettireceklerin biz olduğumuzun farkına vararak kitabın sayfalarını kapatıyoruz, kitabı değil.

Calvino’nun Türkçe’ye Çevrilmiş Eserleri

Bu içeriğin her türlü sorumluluğu ve hakları yazar(lar)ına aittir.

YAZAR

  • Merhaba, ben Elif Soysal. Ankara Üniversitesi Gazetecilik ve Sosyoloji bölümlerinden 2019 yılında mezun oldum. Aktif olarak Hacettepe Üniversitesi’nde İletişim Bilimleri’nde tezli yüksek lisans öğrencisiyim.